“tutundun mu?”

beklemediğim yerden sormuştu. ‘bu iki kıtaya sığmayan şehir’deki 26. yılımda kendime bir kez olsun sormadığım soru işte şimdi koca adam olmuş, karşımda oturuyordu. kendini soru işaretine asam adamı hatırladım bir anlığına. 

yanıt vermeliydim. ama ne diyeceğimi bilemiyordum. 

“tutundum” desem, oğuzcum atay’a ayıp olacaktı. ayrıca hangi ‘başarı’ beni bir tutunan yapıyordu? altını doldurmam gereken bir yanıttı bu. oysa altı bomboştu.  

“tutunamadım” desem, devasa bir soru işaretinin altında kalıp ölecektim. 

kendime bir kez olsun sormadığım bir soruya, hem de böylesi bir soruya, nasıl yanıt verebilirdim? bu 26 yılda sayısız şey düşünmüş, sayısız ipe sapa gelmez düşünceye zihnimde yer bulmuşken, bu soruyu nasıl kendime hiç sormamıştım? koskoca 26 yıl be kardeşim. bunca yıl, bunca hezeyanının arasında bu soruya yer bulamadın mı zihninde sahiden?

tutundum mu?

inekler ve kalemler

5 bin yıl önce çivi yazısını bulan insanın bir derdi vardı. anlaşılmak istiyordu. konuşmanın faydasız olduğunu fark etmişti. tarihe not düşmenin konuşarak değil ancak yazarak olabileceğini fark etmişti. 5 bin yıl sonra, günümüz insanı da anlaşılmak istiyor. ama yazmanın faydasız olduğunu biliyor. bu yüzden boş konuşuyor. boş konuşmanın her zaman alıcısı vardır. eskiden kalemim vardı. yolunu bulabiliyordu. akşamları kendi başına ahıra dönen inekler gibi. kağıdın üzerinde gezinmeye başladığı zaman bir şekilde yolunu buluyordu kalem. bir şekilde kendimi anlatıyordum. kime? tabii ki kendime. artık inekler yolunu bulamıyor. kalemi elime aldığımda kağıtla bakışıyoruz. anlaşılmamanın bile bir tadı vardı eskiden. artık anlatamamanın bile tadı yok. belki de anlatacak bir şey kalmadığı içindir. bunu kaleme sormak gerek. ya da kağıda.  

“ah muhsin ünlü şair değildir” diyen bir hayvana

biniyorum günlerdir.